5 Temmuz 2008 Cumartesi

Kim Demokrasi ister?


Türkiye'nin dilden düşmeyen sancılı bir kelimesidir demokrasi. En demokratlıktan uzak olanların bile demokrasi nutukları çektikleri çok görülmüştür bu ülkede. Türk seçmeninin pek çoğu da ömrü hayatında bu yaşam biçimini görmediğinden midir bilinmez ama bu ucuz blöfleri hep görmüştür. Uzlaşma kültürü olmayan, liderlere inanan bir yönetim şeklini demokrasi bellemiş ve hatta ve hatta bunun sık sık darbelerle kesintiye uğramasını bile en azından haksız bulmamıştır. Peki esas soruya gelecek olursak: Gerçek demokrasiyi şu kısa cumhuriyet sürecinde bile kısmen yaşayabilen bir insanlar topluluğunda demokrasiyi kim ister?

Bana kalırsa halen yürütülmekte olan ağır aksak demokrasiyi bile (Avrupa'nın aksine) savaşarak, uğrunda kanlar dökerek kazanmayan bir ülkede sıradan vatandaşın demokrasiyi sahiplenmesi realist olmaz. Ayrıca ülke içerisince farklı kesimlerin sahiplendiği laiklik, ülke bütünlüğü veya dini yaşayış gibi konularda korku ve gerilim içerisinde olan, sürekli kaybetme korkusu aşılanarak gerilen, hoşgörüsü zayıflatılmış, bir tetikleyici etki ile aşırıya kaçmaya her daim hazır bir kitle için de demokrasi ancak hoş bir temenni olur.

Bunun sonucu olarak Türk insanı demokrasi sözünün devamında bir "ama" kullanmayı adet edinmiş durumda. Örneğin "Demokrasi olsun ama insanlar ahlaksız olmasın, erkekler küpe takmasın kızlar etek giymesin" şeklinde temel bir felsefeye sahip ciddi bir kitle var ülkemde. Hemen ardından da "Demokrasi tabii ki olmalı ama bak laiklik elden gidiyor. Bunlara demokrasi fazla. Önce bunlardan kurtulalım sonra çok güzel demokrasimiz olacak" düşüncesinde olanlar da hemen hemen aynı oranda mevcut.

Halbuki gerçek bir demokraside istisna ancak geçmişten gelen ağır bir ders olabilir. Örneğin Almanya'da Hitleri övemezsiniz. Almanya'da yeni açılacak olan Madame Tussauds müzesinde Adolf Hitler'in balmumu heykelinin bulunması bile tepkiyle karşılanmıştır. Almanya yasaları bir kez daha demokrasinin bir diktatör tarafından kullanılmasını engellemek adına her türlü ileri geri önlemi almıştır. Bu tür tekil istisnalar dışında demokrasi için pek de engel yoktur esasen.

Türkiye'de ise demokrasi hep arzulanan olmasına rağmen bulunduğumuz durumdan dolayı mecburen demokrasiye geçemiyormuşuz gibi bir hava var. Benim derdim ise kerhen isteyenleri değil, şartlı yaklaşımlarla gelenleri değil gerçekten demokrasi isteyenleri bulmak.

Siyasi iktidarlarından tamamına bakıldığında herkes kendine demokrat. Örneğin halen iktidarda olan Ak Parti 2002 yılında seçimlere girerken seçim sistemini değiştireceğini ve bu seçim sisteminin adil olmadığını beyan etmişti fakat alınan oyların ardından bu bir kez bile gündeme gelmedi. Bu demokrat bir yaklaşım mı?

Üniversitelere daha fazla özerklik verilmesini isteyen rektörlerin pek çoğu YÖK taraftarı. Neden? Üniversiteler özerk olsun ama diğer yandan birilerinin de düzen sağlaması gerekir. Peki diğer ülkeler nasıl sağlıyor? Belli değil.

Şiir okuduğu için tutuklananlar daha sonra çiftçiye ananı da al git demiyorlar mı? Güç kimdeyse demokrasi ondan mı yana? Hak hukuk ondan mı yana?

Bu kadar zamana göre değişken parametler, liderler ve insanlar varken sormakta haksız mıyım? Kim demokrasi ister?

Milletvekili dokunulmazlığı kalksın ister mi? Vatandaşa bugün git yarın gel diyen sıradan memur kendinden hesap sorulacak bir mekanizma ister mi? İhalelerini bağlayan tüccar bunları şeffaflaştırmak ister mi? Tuzla tersanelerinde iş kazaları sonucunda ölümler gerçekleşirken parmağını kıpırdatmayan kişiler demokrasinin herkesi sorgulayan, hak hukuk tanıyan yönünden hoşlanırlar mı? Herkesin her sözü özgürce söyleyebilmesini bu ülkede kim ister? Bunu gerçekten merak ediyorum.

24 Haziran 2008 Salı

Tanımsızlar ülkesi Türkiye

Türkiye öylesine bir ülke ki, devletin ve milletin en hayati bulduğu, var oluşunun merkezine koyduğu her türlü kavramın tartışılması, tartılması ve tanımlanması kimsenin haddine değil. Bugün aranızda laikliğin tanımını bilen var mı? Din ve devlet işlerinin ayrılması kadar basite indirgenemeyecek bu tanımı yapmaya Türkiye'de hemen hemen hiç kimse ulu orta cesaret edemeyeceği gibi bu tanımın uçları da son derece açık. Örneğin Amerika ve İngiltere'de daha yoğun olarak yorumlanan laiklik (aslında securalism veya anglasakson laisizmi) ile Fransız orijinli laisizm'den gelen laiklik yorumu arasında adeta dağlar kadar fark var. Bizimkisinin Fransız'lara biraz daha yatkın olduğu söylense de en azından Anayasa'mızda tartışabileceğimiz bir Laiklik tanımı yok.

Üstelik bu zaaf çeşitli zamanlarda çeşitli gruplar tarafından takiyeler ile değerlendiriliyor ve herkes laikliği kendi tanımına çekiyor. Bu önemli Atatürk ilkesi, zaman içerisinde kimi çevreler tarafından yozlaştırılmak isteniyor.

Gelelim bu paralelde başka bir tanıma: Din ve vicdan özgürlüğü. Kimileri mini etek giyen bir kız için orospu demeyi din ve vicdan hürriyetine sığdırabilirken, Alevi'lerin Cem evleri ile ilgili talepleri "Zaten Alevilik de bir din değildir, camii ile bir tutulamaz" gibi taraflı sebeplerle en azından erteleniyor. Karşı örnek olarak ise dinin taşıdığı her ikondan korkan, dindarları bile bir öcü olarak gören bir zihniyet var ki bu da durumu karşılıklı bir paranoya haline sokuyor. Yasaklanan herşeyde olduğu gibi bu hassas konularda da yasağın çekici ve mazlum olması durumu Türkiye'yi çıkmaz sokaklara itiyor.

Tanımsız tanımlardan devam etmek gerekirse halkı kışkırtma ve bölücülükten bahsetmemek olmaz. Bu ülkede kim demokrat kim anarşist kim bölücü kim satıcı belli değil. Sürüden ayrılan ve fikirlerinde cesur olan her insan için bu sıfatlardan herhangi birini almak şaşırtıcı olmamalı. Türk ordusunun savunmadığı veya karşı olduğu bir görüşü savunmak vatan hainliği için şart mesela. Amerika'da, ingiltere'de eğitim almış birisi büyük ihtimalle ajandır zaten. Vicdani red talebi yapan mı yoksa askerden kaçan mı diye soracak olursanız, ilki vatan hainliğidir. Peki tanımı nedir? Bilinmez. İtham için birebir tanımsız tanım.

Son olarak RTÜK yasasındaki "Türk Aile Yapısına" uygun olmak deyimine dokunmadan edemeyeceğim. Tanımsız tanımların en önde gidenidir. Kimdir Türk ailesi? Kaç kişiden oluşur? İstanbul'da mı yaşar? Sinema'ya gider mi? Klasik müzik dinler mi? Tiyatro'ya gitmiş midir? Bu aile için uygun olmayan herhangi bir şey tüm Türkiye için nasıl uygunsuz olabilir. Ellerinde bir tanımsız tanım, hangi programı kapatmak istersen kılıfına uydur.

Tanımlardan uzaklaştıkça aslında taraflara yakınlaşıyoruz ki esas tehlikeli olan da budur. Liderler suntasını besleyen; hukuka anayasaya ve fikirlere saygıdan uzak, kişilerin insiyatif ve görüşleri doğrultusunda şekillenen ve aslında temelsiz, eğitimsiz ve soru sormaktan uzak bir kitle tanımını bile bilmediği kavramlar ve deyimler üzerinde kavga ediyor. Bu takım tutmaktan farksız tartışma ortamı tanımsızlar ülkesi Türkiye'yi zor süreçlere sokuyor.

Yüzleşmek, akıl üretmek ve cesur olmaktır bu ülkenin anahtarı. Anahtar ne demek? O da tanımsız kalsın...

13 Haziran 2008 Cuma

Türkiye ve sol


Esasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu bile dünya görüşü bağlamında solun bir zaferiydi. Emperyalist devletlere karşı alınmış bir gururlu zafer ve bu zaferden doğan yeni bir cumhuriyet. Üstelik bu devlet sol bir parti tarafından ve hatta sadece sol bir parti tarafından yıllarca yönetildi. Çok partili dönemin başlaması ile beraber, düzeni kurmuş olan sol görüş düzene karşı olma misyonunu ilginç bir şekilde sağ partilere kaptırdı. Daha sonraki yıllardan bu zamana gelen süreçte Karaoğlan Ecevit'in asi çıkışı ve halkçılığından doğan karizması dışında solun daha sonra kendi kurmuş olduğu bu cumhuriyet düzeninde iktidar olamaması ancak trajikomik olarak nitelenebilir.

Kendi kurduğu düzeni, zaman zaman değişen yılların değişen şartlarına bakmaksızın muhafazayı amaçlayan sol görüş bu süreçte ne liderlerini ne görüşlerini ne siyasi duruşlarını değiştirmeye ihtiyaç duymadılar. Değişenleri her zaman bir tehdit olarak algılamayı adet haline getiren bu görüş, değişimin değil olanı muhafazanın simgesi oldu ki buna Dünya standardında sol demek gülünç olur.

Geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliğini savunan ve bu uğurda gümrük birliği için en önemli adımları atan sol bugün bir muhafazakar grubun kendini Avrupa Birliği taraftarı görmesi yüzünden Avrupa'ya bir düşman muamelesi yapmaktadır. Yasakların en büyük düşmanı olması gereken sol bugün yasakların en büyük savunucusu konumunda. Almakta olduğu hüzünbaz seçim sonuçları bile bu sol görüşü ve etkisini azaltmadı.

Oysa ki 2000'li yıllarda Avrupa ve Latin Amerika'da sol için adeta yeniden parlama dönemiydi. Başta İngiltere'de yıllar sonra Tony Blair'in almış olduğu seçim zaferi olmak üzere, pek çok ülke halkı aslında giderek küreselleşen ve kontrolden çıkan bir düzene "Ağır ol!" dedi.

İnsan hakları, demokratik haklar, azınlık hakları, küresel adalet, çevre sorunları, çalışan hakları gibi pek çok konu sol görüş tarafından yeniden irdelenerek adeta günümüze uyarlandı. Özelleştirme karşıtı olan solun yerini devletin hantallığını kavramış ve özelleştirmenin hangi şartlarda yapılması gerektiğini açıklayan bir sol aldı.

Yabancı sermaye gibi sol görüşün tüylerini diken diken yapacak bir kelime, bugün kendini komunist ilan etmiş olan Çin için altın yumurtlayan tavuk. Şartlarını açıkça koyan ve bir elinde ekmeği bir elinde sopayı gösteren Çin an itibariyle Yabancı Yatırımın adeta aktığı bir ülke. Peki Bunun sonucunda ne oldu? Neyin nasıl yapılacağını yabancı sermayeden öğrenen bu ülke bugün IBM'i satın alan bir firmaya sahip. Kendi arabasını kendi silahını kendi bilgisayarını kendi teknolojisini üreten bir ülke. Üstelik küresel gerçekleri de göz önüne alarak her ürünü rakiplerinden ucuza satmayı başarıyor ve kapitalist dediklerini kendi silahıyla vuruyor.

Yabancı kıyaslarına bakılırsa Türkiye'de solun bir yenilik içerisine girmesi gerektiği aşikar. Yıllar öncesini özlemle anmaktan ötesine gidemeyen bir solun kendine destekçi bulması beklenebilir mi? Kendisini halkın anlamadığı gibi abuk bir sebebin arkasına sığınmış olan bu garip yaklaşım daha ne kadar varlığını sürdürebilir? Atatürk'ün 80 yıl öncesine değil 80 yıl sonrasına bakarak bu ülkeyi yönettiğini unutanlar, Atatürk'ü savunduklarını düşünseler de bugün Atatürk'e saldırılmasının en önemli faktörlerinden biriler.

Türkiye'nin Kıbrıs, Avrupa Birliği, Güneydoğu sorunu, Ermenistanla ilişkiler, Türban, Eğitim gibi sorunlarına belirgin, tutarlı bir yaklaşım sergilemekten uzak hiçbir sol veya sağ partinin iktidar olması muhtemel değildir. Solun kendi içerisindeki anlaşmazlığı bir an evvel çözerek, Türkiye'de çözümün bir parçası olduğunu göstermesi gerekir. Aksi taktirde bu ülke tek kanadından yoksun bir kuş misali dibe vurmakta ve tüm bunu her alanda acı bir şekilde hissetmekte.

18 Mayıs 2008 Pazar

Doğu batı arasında Türkiye : Orient

Türkiye'nin millet ve devlet olarak coğrafi ve kültürel bağlamda yıllardır kendine biçtiği bazı değerli sıfatlar vardır. Doğu ile batı arasında köprü , doğu batı sentezi olmak, medeniyetler çatışmasına reçete olmak gibi. Aslında bu kendimize biçtiğimiz sıfat veya görevlerin temelinde yatan yegane unsur Oryantalizm'dir.


İlk olarak Edward Said tarafından ortaya atılmış olan bu kavram bizi açıklamaya fazlasıyla yetiyor. Oryantal olmak Batı medeniyeti ile Doğu medeniyeti arasında kalmak demek. Kendini hem doğudan hem batıdan görmek ama aslında hiçbirine tam olarak ait olmamak demek. Batı için doğu, doğu için batı olmak demek.



Aramızda kim kendini sadece ya da tam olarak batılı olarak görebilir? Yağlı kebapları götüren memleketim insanları için pek zor bir iddia. Batı edebiyatına yatkın olduğumuz söylenemez. Klasik müzikle aramızın pek iyi olduğu da söylenemez. Batının kültür olarak gördüğü değerler arasında pek başyapıtımız da yok. Divan edebiyatı gibi neredeyse tamamen doğudan etkilenmiş bir şiir akımı halen şiirin en parlak dönemi olarak görülmekte. Üstelik de heykel ve bale gibi daha çok batıda gelişmiş sanatlarda da adeta adayımız yok. Diğer yandan mıillet olarak kullanmakta olduğumuz keman bile batı müziğinden farklı. Tüm bunların yanında rönesans ve reform hareketlerini Avrupa yaşarken biz ayrı dünyalardaydık.


Peki ya tam olarak doğu insanı olduğunu düşünen var mıdır? Bu daha yüksek ihtimal olmakla beraber sanmam. Zira yüzyılı aşkın bir süredir batıya yüzünü dönen bir devlet stratejisi var. Tartışmaları hiç bitmemekle beraber süregelen bir cumhuriyet ve laik devlet anlayışı mevcut. Latin harflerini kullanan, Avrupa Birliğine aday, ticaretinin yüzde 60 ını Avrupa Birliği ülkeleri ile yapan bir Türkiye var. Bundan bir kaç yıl öncesine kadar türlü cinayetlerde İran'ın parmağını düşünen bir ülkeyiz.
Tüm bunların arasında doğan yanlışlığımızın kanıtıdır oryantalizm. Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur klişesini basleyen temeldir. İnsanımızın hem doğu hem batı tarafından deyim yerindeyse horlanmasının sonucudur. Dış politikamızdan yemeklerimize kadar yansıyan iki taraflılığımızdır. Hem en büyük zaafımız hem de gücümüzdür.
Öncelikle farklı olmamızı idrak etmeli ve bunu normal karşılamalıyız sanki.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

1 Mayıs 2008

Türkiye'nin 30 yıl geriye gidip yeniden geldiği bir gün. Bir hesaplaşma mıdır yoksa tekerrür mü? Bir "Meydan" kavgası içerisinde bulunabilmeyi ve hatta bunu günün konusu yapabilmeyi başarabilmek hem siyasiler, hem bürokratlar hem de sendika liderleri için kolay olmasa gerek. Zira Taksim Meydanında bu eylemin gerçekleşmesi için yapılan inat ne kadar anlamsız ise, her biriken 3-5 kişi için biber gazı sıkmak, hastanedeki çocuğu etkisiz hale! getirmek de o kadar anlamsız.

Güzel ülkem bu 1 Mayıstan ancak kötü bir tecrübe kazanmıştır. Tabii onu da değerlendirebilirse. Görünüşe bakılırsa gelecek yıl için de sendika liderleri Taksim sevdasındalar. Peki bürokratlar? Polis? Aralarından bazılarına göre zaten pek de bir sorun yok devlet adına. Yerde oturan kadının suratında patlayan polis tekmesi, hastane önüne atılan anlamsız gaz bombaları (daha sonra polisin bu gaz bombasını atmadığı ve düşürdüğü belirtilmiştir), sanki bir savaş varmışçasına "coşkulu" tedbir alan emniyet güçleri.

Sadece bir varsayım yeterli olurdu halbuki. Düşünün sadece. Bir türban mitinginde benzeri kareleri. İster türbana karşı bir grup olun ister taraftar, yine de konu türban olunca dayak yemezdiniz. Böylesine helak durumlara düşmezdiniz. Hemen hemen hiç bir konudaki eylem, hükümete muhalif olsa bile bu kadar sert tepki görmemişti. Hatırda kalan hiçbir eylem bu denli inatlaşmayı yaratmamıştı.

Böylesine eylemleri gördükten sonra tutup da Avrupa'lı olabileceğimizi iddia etmek gerçekten zor.

29 Nisan 2008 Salı

Görgüsüz olmak?

Günün anlam ve ehemmiyeti var bir kere. Kimsenin okumayacağı ve hatta okuyanların bile hak vermeyeceği bir yazı yazmak kolay değil. Modern bir saçmalama düsturu varken neden haklı sebepler bulmaya çalışalım ki?

Yıllarca Avrupa Birliği kapısında beklerken Avrupa Birliğini savunanlar ile Avrupa'yı hristiyan topluluğu olarak görenlerin top yekün yer değiştirdiği bir ülkede mantıklı işler yapmanın anlamı ne?

Bu memlekette en fazla imam hatip okulunun yapıldığı dönemin başındaki isim, aynı zamanda 28 şubat sürecinin en önde gelen isimlerinden bir tanesi ise mantık bunun neresinde?

Derin devletle adı anılan siyasetçiler bir gün gelip de "Düz ovada siyaset yapmak" deyimini güzel dilimize katıyorlarsa tek şaşıran ben miyim?

Kabul edelim ki uzun vadeden bakıldığında kısa vadeli hesaplaşmaların komik olduğu ve acı tezatlar oluşturduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bir başkadır benim memleketim dememizin sebebi bu mu ne?

Görgüsüz olmayı bu yüzden seçtim. Tarafsız olmak gibi bir kaygım olmasa da kısa vadeli planların içinde olmayı reddediyorum. Kendime beğendiğim bu sıfatsızlık aslında diğer sıfatlılardan farklı olmanın tek yoluydu. Var olan zihniyet içerisinde kendini yok saydırmanın tek çaresiydi. Ayrıca yapacağım patavatsızlıklar ve umursamaz sataşmalar için de kılıfdır bu.

Görgüsüzüm ben. Ne diyeceğim belli olmaz. Bilmediklerimi bile işkembeden atarak günü geçirmeye bakarım. Beni böyle bilin. Ola ki okursanız bu yazıları hani ola ki ben de yazarsam, bu lafları akıllı düsturlu biri ediyor sanmayın. Sakın ha!