26 Ağustos 2008 Salı

Avrupa Birliği ve Türkiye: Düğün ne zaman?


Türkiye, Avrupa Birliğine en uzun süredir aday olan ülke olma rekorunu elinde bulunduruyor. Türkiye, yüzünü Avrupa'ya döndüğü dönemlerde ismi varolmayan veya Rusya'ya yakınlığıyla bilinen ülkeler bugün bu ekonomik ve sosyal topluluğun bir üyesi.

Fransa'da AB Anayasası için yapılan referandum sürecince bile tartışmaların odağı haline gelmiş bir ülke olarak Türkiye, esasında AB için hem bir sorun hem bir fırsat hem de bir sınav.
Avrupa Birliği, Dünya sathında daha geniş bölgede etkili olmak istediği sürece (ki bu nihai hedeflerden bir tanesi) Ortadoğu'ya komşu bir Türkiye hem stratejik hem de askeri bakımdan AB'nin olmazsa olmazı. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya'nın yanında uluslararası bir aktör olmak isteyen bir AB için önemli bir faktör olsa gerek.

Üstelik Rusya'nın Gürcistan'a yaptığı saldırının ardından enerji yolları daha da tartışma konusu oldu. AB bu kritik konuda doğal olarak Rusya'ya bağımlı olmak istemeyecektir. Enerji yolları bakımından en uygun alternatiflerden biri de Türkiye'den geçiyor. Bunu da Türkiye adında artı hanesine yazalım.

Ayrıca Türkiye Dünya'nın en büyük 16'ıncı büyük ekonomisine sahip bir ülke. Üstelik genç ve ucuz iş gücü gibi yan faktörler de Türkiye için AB yolunda olumlu işaretler.
Peki Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki bu "aşk" neden bir izdivaç ile sonlanmıyor? Neden Türkiye yıllardır AB üyesi değil?
Öncelikle Türkiye demokrasi kültürünü kanlı olayların sonucu olarak değil nasihat olarak kazanıyor ki bu da bu kültürün yerleşmesini zorlaştırıyor. Ayrıca onlarca yıldır Türkiye'de paranoya haline gelmiş ve kangren halini almış sorunlara neşter atmak her hükümetin de harcı değil.


Türkiye'nin nüfusunun pek azının "kaliteli ve nitelikli" iş gücü olması da sorunlardan bir tanesi. Avrupa için niteliksiz bir kitlenin ülkeyi işgali tam bir kabus haline gelmiş durumda.
Son olarak Türkiye karşısındaki siyasi sorunları göz ardı etmemek gerekir. Zira AB nihayetinde üyesi olan ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket eden bir birliktir. Bu uluslararası ilişkilerin doğası gereğidir. Bu durumda Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan ve hatta Ermenistan ile yaşamakta olduğumuz sorunların AB sürecinde karşısımızda sorun olmaktadır ki bu da zaten kendinden emin olmayan bir AB ve Türkiye için işleri içinden çıkılmaz hale getirmektedir.
Nihayetinde anlaşılması gereken şudur ki ne Avrupa Birliği ne de Türkiye bu yolculuğun gidişatından emindir. Her iki taraf da zaman zaman ne istediğini bilmez tavırlar sergileyebilmektedir. Bana kalırsa karşılıklı paranoyalar her iki tarafından çıkarına olan bu nihai sonu geciktirmektedir.

7 Ağustos 2008 Perşembe

Yüksek Eğitim ve Yüksek Siyaset


Hürriyet'in bugünkü haberine göre Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül tarafından gerçekleştirilen son rektör atamalarına TUSİAD tepki göstermiş ve üniversitelerin siyaaetten uzak tutulması gerektiği konusunda bir görüşü savunmuş. Yıllardır bu görüşü pek çok konusunda uzman kişi pek çok kez tekrarlamıştır fakat bugüne değin bu konuda bir reform yapılması hemen hiçbir zaman öngörülmedi. Geldiğimiz noktada, yıllar önce üniversitelerdeki siyasallaşmanın önüne geçmesi için kurulmuş YÖK, siyasallaşmanın odağı ve sorunun tam da merkezi haline geldi.

Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesini savunan, yargıya eleştiriler saçarken halkın oylarının üstünde bir güç olamayacağını savunan zihniyet; en çok oy alan rektörleri deyim yerindeyse "patır patır" eledi. Bu kurumlar yetkilerini kullanmış olsalar bile geçmişteki sözleriyle tezat içerisinde olmadıklarını iddia edemezler. Hele hele yapılan atamalar sonucunda İTÜ'de istifa eden hocaları asla izah edemezler.



Ayrıca geçmişte bu sistemi savunmakta ısrar eden, varolan bu sistemden nemalanan, benzer demokrasi dışı hamleleri farklı amaçlarla yapan kurum ve kişilerin de bugün demokrasi söylemlerinde bulunmasını en özenli tabirle "komik" buluyorum. Bu insanlar gerçek anlamda demokratik bir yükseköğretimi isteyenlere köstek olmaktan öteye geçemiyorlar.
Hep uzlaşma kültüründen uzak olma ve yetkileri muhalefette eleştirip, iktidarda kullanma gibi bir hastalığımız var toplum olarak. Bu hastalıktan kurtulmadığımız sürece bugün siyasal olduğu için zarar görmüş her sistem iflas etmeye mahkum.




Üniversite gibi kurumların Avrupa'da Amerika'da nasıl yönetildiğine bakmadan işin içinden çıkmak zor gibi. Olumlu ve modern örnekler de yanıbaşımızda dururken bu ısrar nereye kadar sürecek bunu merak ediyorum. Bilim değil sorun üreten üniversitelerin durumu ortada. Giderek batan bir gemide kaptanın kim olacağını tartışıyoruz. Halbuki gemi batıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9606421.asp?gid=229&sz=8722



4 Ağustos 2008 Pazartesi

Ergenekon Operasyonu



Bir yılı aşkın bir süredir devam eden ve en sonunda yargı süreciyle tanışan bir operasyon Ergenekon. İlk zamanlarında ciddiye alınmayan, sonraları ise her yeni delilde daha da sarsan bir deprem. Dalga dalga gözaltılarla Türkiye gündeminin son yıllardaki en büyük malzemesi.

Son yıllarda her konuda olduğu gibi bu konuda da toplum ikiye bölünmüş durumda. Bunlardan bir tanesi öyle ya da böyle ergenekon ve sonuçlarını bir demokratik ilerleme olarak görürken, bunun karşıtı görüş de aynı operasyonu bir sindirme politikası olarak görüyor. Tarafsız olmaya çalışan bir gözle bakıldığında ise bu yaklaşımların her ikisinde de doğruluk payı olduğunu söylemek ise esasında çelişkili bir yaklaşım sayılmaz.


Ergenekon Operasyonu herşeyden önce kendisini "Cumhuriyet" refleksi üzerine inşa eden ve bundan edindiği güç ile legal saydığı illegal yaklaşımları hayata geçiren bir örgütü açığa çıkarmıştır. Yıllardır süregelen asker - sivil ilişkilerine yeni bir boyut getirmiştir. Bülent Ecevit'in siyaseti bırakmasını tavsiye eden paşalar bir daha ki sefere aynı cesareti bulamayabilirler. Her ne kadar iddianame içerisinde yer almamış olsa da açığa çıkan Darbe Günlükleri iddiası bir dahaki sefere bir çok yetkisini aşan kimsenin başına iş açabilir.

Sivil bir demokrasi için olumlu sayılabilecek bu gelişmelerin arkasındaki gayri ciddi standartlara ve hatta daha da önemlisi siyasallaşmalara baktığımızda ise Türkiye'nin gitgide demokrasiden uzaklaştığını da pekala düşünmek mümkün. Zira bu zamana kadar AKP hükümeti hiç bu denli demokrasi sevdalısı olmamıştı.

Örneğin Arap şeyhinden alınan hediyeleri halen açıklamamış, kızları bir işadamı tarafından burs ile "ödüllendirilmiş" bir başbakan varken karşımızda, Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan hakkında üzerine gidilmemiş bunca iddia sineye çekilmişken, ATV ve Sabah satışı konusunda AKP içerisinden bile huzursuz sesler çıkmışken, benzeri pek çok iddia gazete manşetlerinde yer alıp hükümet tarafından ciddiye alınmazken aynı hükümetin demokrasi "aşkı" sizin de başınızı döndürmez mi?

Ben AKP'nin samimiyetine inanmamakla beraber böylesine bir operasyonun da varlığından dolayı mutluyum. Dileğim bu operasyonların sayısının artması ve sadece kendine demokrat olanları değil herkesi mutlu edebilecek ve güven verebilecek bir seviyeye ulaşmasıdır.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Parti Kapatma, Avrupa, Türkiye falan filan


Türkiye önemli bir parti kapatma davası ile ilgili kararı henüz bir kaç gün önce gördü. İktidar partisi suçlu bulundu ama kapatılmadı. Belki de ilk kez kapatmadan başka bir seçenek de değerlendirildiğinden olacak piyasalar sevinçli, halk mutlu, medya işte demokrasi diye haykırıyor.


DSP Genel Başkanı Zeki Sezer'in de belirttiği gibi AKP'nin bu sonuç ile mağdur edebiyatına bir son verilmiştir ki aslında davanın en pratik sonucu bu olacaktır. AKP bu sınavı vermeye hazır mı bunu göreceğiz ama şu an için demokrasinin en temel ihtiyaçlarından biri olan iyi bir muhalefet var olmadığı sürece AKP bu sınavlardan tam not alacaktır. MHP ve CHP'nin bundan sonraki tutumları da en az AKP kadar hayati.

Şahsen bu kararın ardından bir başka kapatma davasına dikkat kesilmekten kendimi alamıyorum. DTP'nin kapatılma kararı en az AKP kadar kritik bir süreç olacaktır. Sonuçları uzun yıllar etkili olacak bir karar olacağı muhakkaktır.

Avrupa'da kapatılan partiler göz önüne alındığında bile DTP'nin kapatılıp kapatılmaması tartışma konusudur. Zira İspanya'da kapatılan Batasuna partisi şiddet yanlısı olduğu için kapatılmıştır ki bu bir anlamda DTP'nin kapatılmasına örnek teşkil edebilir.

Tüm bunların yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin her ülkenin kendi şartları olabileceğini kabul ettiğini de söylemekte fayda var.

Diğer yandan DTP 'nin kapatılması bundan önceki partilerin kapatılmasıyla benzer sonuçlar ortaya koyar. Aynı taban başka ve daha da önemlisi daha marjinal liderlere kayar. Sonuç yine şiddet yanlısı bir noktaya gelir.

Neden Avrupa'dan bahis açıyorum? Avrupa kapatılacak partilerin hep ilk adresi de ondan. Avrupa birliğini hristiyan topluluğu olarak gören Refah Partisi bile kapatılınca soluğu Avrupa insan hakları mahkemesinde aldı. AKP'nin de farklı bir method izlediğini söylemek zor. Zira henüz iddiaaname aşamasında bile AB yolları aşındı. DTP 'nin de benzer bir yöntem içinde olacağı neredeyse aşikar.

Sonunda demem o ki parti kapatma davalarını demokratik bulmayanlar bunu halka değil Avrupa'ya şikayet ederek demokrasiyi hazmetmediklerini gösteriyorlar. Eğer halkın yönetimini benimsiyorlarsa halka inançlarını daha kuvvetli gösterebilirlerdi. Avrupa duvarlarında ağlayarak ellerine bu zamana kadar bir şey geçmedi. Kapatılan yine kapatıldı. Gelsinler er meydanına.

Ayrıca merak edenler için Avrupa Birliğinde Parti Kapatmalar ile ilgili bir dizi link:

http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2008/03/080318_bakircaglar.shtml
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8995046.asp?yazarid=91&gid=61&sz=57545z=57545
http://www.ortadogugazetesi.net/haber.php?haber=Avrupa+%FClkelerinde+de+parti+kapatma+var&id=4257

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Kim Demokrasi ister?


Türkiye'nin dilden düşmeyen sancılı bir kelimesidir demokrasi. En demokratlıktan uzak olanların bile demokrasi nutukları çektikleri çok görülmüştür bu ülkede. Türk seçmeninin pek çoğu da ömrü hayatında bu yaşam biçimini görmediğinden midir bilinmez ama bu ucuz blöfleri hep görmüştür. Uzlaşma kültürü olmayan, liderlere inanan bir yönetim şeklini demokrasi bellemiş ve hatta ve hatta bunun sık sık darbelerle kesintiye uğramasını bile en azından haksız bulmamıştır. Peki esas soruya gelecek olursak: Gerçek demokrasiyi şu kısa cumhuriyet sürecinde bile kısmen yaşayabilen bir insanlar topluluğunda demokrasiyi kim ister?

Bana kalırsa halen yürütülmekte olan ağır aksak demokrasiyi bile (Avrupa'nın aksine) savaşarak, uğrunda kanlar dökerek kazanmayan bir ülkede sıradan vatandaşın demokrasiyi sahiplenmesi realist olmaz. Ayrıca ülke içerisince farklı kesimlerin sahiplendiği laiklik, ülke bütünlüğü veya dini yaşayış gibi konularda korku ve gerilim içerisinde olan, sürekli kaybetme korkusu aşılanarak gerilen, hoşgörüsü zayıflatılmış, bir tetikleyici etki ile aşırıya kaçmaya her daim hazır bir kitle için de demokrasi ancak hoş bir temenni olur.

Bunun sonucu olarak Türk insanı demokrasi sözünün devamında bir "ama" kullanmayı adet edinmiş durumda. Örneğin "Demokrasi olsun ama insanlar ahlaksız olmasın, erkekler küpe takmasın kızlar etek giymesin" şeklinde temel bir felsefeye sahip ciddi bir kitle var ülkemde. Hemen ardından da "Demokrasi tabii ki olmalı ama bak laiklik elden gidiyor. Bunlara demokrasi fazla. Önce bunlardan kurtulalım sonra çok güzel demokrasimiz olacak" düşüncesinde olanlar da hemen hemen aynı oranda mevcut.

Halbuki gerçek bir demokraside istisna ancak geçmişten gelen ağır bir ders olabilir. Örneğin Almanya'da Hitleri övemezsiniz. Almanya'da yeni açılacak olan Madame Tussauds müzesinde Adolf Hitler'in balmumu heykelinin bulunması bile tepkiyle karşılanmıştır. Almanya yasaları bir kez daha demokrasinin bir diktatör tarafından kullanılmasını engellemek adına her türlü ileri geri önlemi almıştır. Bu tür tekil istisnalar dışında demokrasi için pek de engel yoktur esasen.

Türkiye'de ise demokrasi hep arzulanan olmasına rağmen bulunduğumuz durumdan dolayı mecburen demokrasiye geçemiyormuşuz gibi bir hava var. Benim derdim ise kerhen isteyenleri değil, şartlı yaklaşımlarla gelenleri değil gerçekten demokrasi isteyenleri bulmak.

Siyasi iktidarlarından tamamına bakıldığında herkes kendine demokrat. Örneğin halen iktidarda olan Ak Parti 2002 yılında seçimlere girerken seçim sistemini değiştireceğini ve bu seçim sisteminin adil olmadığını beyan etmişti fakat alınan oyların ardından bu bir kez bile gündeme gelmedi. Bu demokrat bir yaklaşım mı?

Üniversitelere daha fazla özerklik verilmesini isteyen rektörlerin pek çoğu YÖK taraftarı. Neden? Üniversiteler özerk olsun ama diğer yandan birilerinin de düzen sağlaması gerekir. Peki diğer ülkeler nasıl sağlıyor? Belli değil.

Şiir okuduğu için tutuklananlar daha sonra çiftçiye ananı da al git demiyorlar mı? Güç kimdeyse demokrasi ondan mı yana? Hak hukuk ondan mı yana?

Bu kadar zamana göre değişken parametler, liderler ve insanlar varken sormakta haksız mıyım? Kim demokrasi ister?

Milletvekili dokunulmazlığı kalksın ister mi? Vatandaşa bugün git yarın gel diyen sıradan memur kendinden hesap sorulacak bir mekanizma ister mi? İhalelerini bağlayan tüccar bunları şeffaflaştırmak ister mi? Tuzla tersanelerinde iş kazaları sonucunda ölümler gerçekleşirken parmağını kıpırdatmayan kişiler demokrasinin herkesi sorgulayan, hak hukuk tanıyan yönünden hoşlanırlar mı? Herkesin her sözü özgürce söyleyebilmesini bu ülkede kim ister? Bunu gerçekten merak ediyorum.

24 Haziran 2008 Salı

Tanımsızlar ülkesi Türkiye

Türkiye öylesine bir ülke ki, devletin ve milletin en hayati bulduğu, var oluşunun merkezine koyduğu her türlü kavramın tartışılması, tartılması ve tanımlanması kimsenin haddine değil. Bugün aranızda laikliğin tanımını bilen var mı? Din ve devlet işlerinin ayrılması kadar basite indirgenemeyecek bu tanımı yapmaya Türkiye'de hemen hemen hiç kimse ulu orta cesaret edemeyeceği gibi bu tanımın uçları da son derece açık. Örneğin Amerika ve İngiltere'de daha yoğun olarak yorumlanan laiklik (aslında securalism veya anglasakson laisizmi) ile Fransız orijinli laisizm'den gelen laiklik yorumu arasında adeta dağlar kadar fark var. Bizimkisinin Fransız'lara biraz daha yatkın olduğu söylense de en azından Anayasa'mızda tartışabileceğimiz bir Laiklik tanımı yok.

Üstelik bu zaaf çeşitli zamanlarda çeşitli gruplar tarafından takiyeler ile değerlendiriliyor ve herkes laikliği kendi tanımına çekiyor. Bu önemli Atatürk ilkesi, zaman içerisinde kimi çevreler tarafından yozlaştırılmak isteniyor.

Gelelim bu paralelde başka bir tanıma: Din ve vicdan özgürlüğü. Kimileri mini etek giyen bir kız için orospu demeyi din ve vicdan hürriyetine sığdırabilirken, Alevi'lerin Cem evleri ile ilgili talepleri "Zaten Alevilik de bir din değildir, camii ile bir tutulamaz" gibi taraflı sebeplerle en azından erteleniyor. Karşı örnek olarak ise dinin taşıdığı her ikondan korkan, dindarları bile bir öcü olarak gören bir zihniyet var ki bu da durumu karşılıklı bir paranoya haline sokuyor. Yasaklanan herşeyde olduğu gibi bu hassas konularda da yasağın çekici ve mazlum olması durumu Türkiye'yi çıkmaz sokaklara itiyor.

Tanımsız tanımlardan devam etmek gerekirse halkı kışkırtma ve bölücülükten bahsetmemek olmaz. Bu ülkede kim demokrat kim anarşist kim bölücü kim satıcı belli değil. Sürüden ayrılan ve fikirlerinde cesur olan her insan için bu sıfatlardan herhangi birini almak şaşırtıcı olmamalı. Türk ordusunun savunmadığı veya karşı olduğu bir görüşü savunmak vatan hainliği için şart mesela. Amerika'da, ingiltere'de eğitim almış birisi büyük ihtimalle ajandır zaten. Vicdani red talebi yapan mı yoksa askerden kaçan mı diye soracak olursanız, ilki vatan hainliğidir. Peki tanımı nedir? Bilinmez. İtham için birebir tanımsız tanım.

Son olarak RTÜK yasasındaki "Türk Aile Yapısına" uygun olmak deyimine dokunmadan edemeyeceğim. Tanımsız tanımların en önde gidenidir. Kimdir Türk ailesi? Kaç kişiden oluşur? İstanbul'da mı yaşar? Sinema'ya gider mi? Klasik müzik dinler mi? Tiyatro'ya gitmiş midir? Bu aile için uygun olmayan herhangi bir şey tüm Türkiye için nasıl uygunsuz olabilir. Ellerinde bir tanımsız tanım, hangi programı kapatmak istersen kılıfına uydur.

Tanımlardan uzaklaştıkça aslında taraflara yakınlaşıyoruz ki esas tehlikeli olan da budur. Liderler suntasını besleyen; hukuka anayasaya ve fikirlere saygıdan uzak, kişilerin insiyatif ve görüşleri doğrultusunda şekillenen ve aslında temelsiz, eğitimsiz ve soru sormaktan uzak bir kitle tanımını bile bilmediği kavramlar ve deyimler üzerinde kavga ediyor. Bu takım tutmaktan farksız tartışma ortamı tanımsızlar ülkesi Türkiye'yi zor süreçlere sokuyor.

Yüzleşmek, akıl üretmek ve cesur olmaktır bu ülkenin anahtarı. Anahtar ne demek? O da tanımsız kalsın...

13 Haziran 2008 Cuma

Türkiye ve sol


Esasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu bile dünya görüşü bağlamında solun bir zaferiydi. Emperyalist devletlere karşı alınmış bir gururlu zafer ve bu zaferden doğan yeni bir cumhuriyet. Üstelik bu devlet sol bir parti tarafından ve hatta sadece sol bir parti tarafından yıllarca yönetildi. Çok partili dönemin başlaması ile beraber, düzeni kurmuş olan sol görüş düzene karşı olma misyonunu ilginç bir şekilde sağ partilere kaptırdı. Daha sonraki yıllardan bu zamana gelen süreçte Karaoğlan Ecevit'in asi çıkışı ve halkçılığından doğan karizması dışında solun daha sonra kendi kurmuş olduğu bu cumhuriyet düzeninde iktidar olamaması ancak trajikomik olarak nitelenebilir.

Kendi kurduğu düzeni, zaman zaman değişen yılların değişen şartlarına bakmaksızın muhafazayı amaçlayan sol görüş bu süreçte ne liderlerini ne görüşlerini ne siyasi duruşlarını değiştirmeye ihtiyaç duymadılar. Değişenleri her zaman bir tehdit olarak algılamayı adet haline getiren bu görüş, değişimin değil olanı muhafazanın simgesi oldu ki buna Dünya standardında sol demek gülünç olur.

Geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliğini savunan ve bu uğurda gümrük birliği için en önemli adımları atan sol bugün bir muhafazakar grubun kendini Avrupa Birliği taraftarı görmesi yüzünden Avrupa'ya bir düşman muamelesi yapmaktadır. Yasakların en büyük düşmanı olması gereken sol bugün yasakların en büyük savunucusu konumunda. Almakta olduğu hüzünbaz seçim sonuçları bile bu sol görüşü ve etkisini azaltmadı.

Oysa ki 2000'li yıllarda Avrupa ve Latin Amerika'da sol için adeta yeniden parlama dönemiydi. Başta İngiltere'de yıllar sonra Tony Blair'in almış olduğu seçim zaferi olmak üzere, pek çok ülke halkı aslında giderek küreselleşen ve kontrolden çıkan bir düzene "Ağır ol!" dedi.

İnsan hakları, demokratik haklar, azınlık hakları, küresel adalet, çevre sorunları, çalışan hakları gibi pek çok konu sol görüş tarafından yeniden irdelenerek adeta günümüze uyarlandı. Özelleştirme karşıtı olan solun yerini devletin hantallığını kavramış ve özelleştirmenin hangi şartlarda yapılması gerektiğini açıklayan bir sol aldı.

Yabancı sermaye gibi sol görüşün tüylerini diken diken yapacak bir kelime, bugün kendini komunist ilan etmiş olan Çin için altın yumurtlayan tavuk. Şartlarını açıkça koyan ve bir elinde ekmeği bir elinde sopayı gösteren Çin an itibariyle Yabancı Yatırımın adeta aktığı bir ülke. Peki Bunun sonucunda ne oldu? Neyin nasıl yapılacağını yabancı sermayeden öğrenen bu ülke bugün IBM'i satın alan bir firmaya sahip. Kendi arabasını kendi silahını kendi bilgisayarını kendi teknolojisini üreten bir ülke. Üstelik küresel gerçekleri de göz önüne alarak her ürünü rakiplerinden ucuza satmayı başarıyor ve kapitalist dediklerini kendi silahıyla vuruyor.

Yabancı kıyaslarına bakılırsa Türkiye'de solun bir yenilik içerisine girmesi gerektiği aşikar. Yıllar öncesini özlemle anmaktan ötesine gidemeyen bir solun kendine destekçi bulması beklenebilir mi? Kendisini halkın anlamadığı gibi abuk bir sebebin arkasına sığınmış olan bu garip yaklaşım daha ne kadar varlığını sürdürebilir? Atatürk'ün 80 yıl öncesine değil 80 yıl sonrasına bakarak bu ülkeyi yönettiğini unutanlar, Atatürk'ü savunduklarını düşünseler de bugün Atatürk'e saldırılmasının en önemli faktörlerinden biriler.

Türkiye'nin Kıbrıs, Avrupa Birliği, Güneydoğu sorunu, Ermenistanla ilişkiler, Türban, Eğitim gibi sorunlarına belirgin, tutarlı bir yaklaşım sergilemekten uzak hiçbir sol veya sağ partinin iktidar olması muhtemel değildir. Solun kendi içerisindeki anlaşmazlığı bir an evvel çözerek, Türkiye'de çözümün bir parçası olduğunu göstermesi gerekir. Aksi taktirde bu ülke tek kanadından yoksun bir kuş misali dibe vurmakta ve tüm bunu her alanda acı bir şekilde hissetmekte.